Kalemim Kirleniyor

Hüdayi ÖZÇELİK

Kalemim kirleniyor. Onu olması gereken yerden alıp da bir köşeye attığımdan beri gittikçe daha fazla tozlanıyor. Yazamıyorum, okuyamıyorum, tahammül edemiyorum. Hayat sanki bir gazete gibi okumadan sadece resimlerine bakarak geçiştirdiğim. 
Neredesin şimdi? Hadi kap bir gazete, gel yanıma. Biz hiç birlikte gazete okumadık. Arka sayfalardaki milyon dolarlık bebeklere birlikte sövmedik. Sen henüz okumanı bitirmemişken sayfayı değiştirdiğimde dudaklarını büküp bakmadın gözümün içine.
Hiç birbirimizin saçlarını okşamadık mesela. Çatıda yıldızları izleyerek sabahlamadık.
Elimizde kocaman bir çekirdek paketiyle dolaştık mı sokaklarda?

Çok mu soru sordum?
Bıktırana kadar sorduk mu birbirimize?
‘Biz’ ki, bir çekirdeğin ‘çıt’ından mutlu olan insanlar, neden hayata bu kirli pencerelerden bakıyoruz?
Kalbim kirleniyor. Haydi gel! birlikte temizleyelim.

Sahi, biz hiç birlikte temizlik yapmış mıydık?

View original post

Uykuya Cesaret

Gece buz gibi… İnsanlar ayrı soğuk. Bilerek yapıyor olamazlar ama nerde kaldı benim kahvem? Sigara da amma zararlı şeymiş sanki hiç kötü alışkanlığımız yokmuş gibi. Kahvem ve sigaramı buluşturmayalı bir hayli zaman olmuştu. Ne de çok özlemişler birbirlerini. Biraz mağdur oldular; dayak yemişçesine. Özlem tokatlamış her bir yerimizi. Zedelenmiş vücutlarımızın birkaç yeri ama biz acı çekmeyi seviyorduk çünkü alışmışlık vardı bizim duygularımızda. Sahi ya, duygularımız da zedelenir mi? Diyelim ki acı çekiyoruz, neden bu kahve soğuk? Ne zaman duygulardan söz etsem, kahvemi içmeyi unutuyorum. Lakin sigara yakmamışken…

Ateş yavaş yavaş mumu eritiyor. Galiba sabah oluyor. Benim biraz kendimi zamana bırakmam gerekiyor; çok zamanım olduğunu söylüyorlar. Ne diyeyim ki ben onlara. Ateşimi söndüremem. Biraz daha muma ihtiyacım var. Gece biraz daha serinleşti sanki. İnsanların sıcaklığı kaybolalı baya bir zaman oldu. Kendi sıcaklığımda ısıttım kahvemi ve yaktım sigaramı. Zippodan çıkan gazın kokusu kafamı biraz daha güzelleştirdi.

Hadi cesaret edelim de biraz uyuyalım. Kafam güzelken hiç çekilmem.

İyi geceler…20130917_032927

Güzel İnsan

  ‘‘Aklim başımda değil ki, sebebini bilmiyorum’’ ne güzel özetlemiş Nilüfer ruh halimi. Gülüyorum. Ağlıyorum. Mutluyum. Mutsuzum.

   Anlıyor musun beni? ‘’Evet bende o haldeyim’ diyor musun? Demiyorsun değil mi? Anlamıyorsun sende beni. Kim anladı ki zaten. Lan birinizde ‘‘Evet anlıyorum. Evet haklisin. Evet, dünya boktan bir yer’’ desin. Halsizim. Durgunum. Mutsuzum. Neden mi? ‘’Koca dünyanın bir nedeni de ben olurum’’ diyen bir insana mı soruyorsun bunu? Sorma. Bilmiyorum. Belki bir neden olmak için, belki bunaldığım için, belki de sevilmediğim için. Sevilmediğim için mi? Sevmiyor musunuz lan beni? Vay nankörler. Tamam sevmeyin, siz kaybedersiniz…

   Evet başladım yine. Yine, yeniden Hüdo paranoyaklığa bir adım daha attı, ama ne adım. Herkese, her şeye ayak  uydurmaya çalışıyorum yine yaranamıyorum. 

   Zorla misafirliğe götürülüyorum, (o aptal, salak, mal) insanlara sırıtıyorum, muhabbet ediyorum…

   Patates püresi yemediğim halde, (o iğrenç) püre kokusunu çekiyorum… 

   Yalan söylendiğini bildiğim halde, (nefret ede ede) dinliyorum insanları… 

   Sevdiğimi kimseyle paylaşamıyorum…

   Hırka giymeyi sevdiğim halde, doğum günümde gelen (o boktan) t-shirtleri giyiyorum…

   Papatya’ya aşık olduğum halde, gelen (solmuş, pis) gülleri vazoya koyuyorum…

   Ve daha milyonlarca nefret ettiğim ama katlandığım durumlar var…

   Sen de bendensin değil mi? Ne olur evet de, lütfen. ‘‘Tek sen değilsin, bu durumda olan’’ de. Hadi. Desene. De lan. Desene ibne. Tamam deme ya. Allah aşkına tamam bırak dağınık kalsın her şey, tamam… 

   Şimdi sen okumaya son vereceksin belki; ‘’ibne’’ lafından sonra. Ha şu an bunu hala okuyorsan; tamam, sorun yok. Bende seni seviyorum evet. Yazmayı seviyorum. Karışık, boktan yazıyorum bazen ama seviyorum. İster okunsun, ister okunmasın. Zaten bunu okunsun diye de yazmıyorum ama seviyorum işte. Amaaan, anlatamıyorum arkadaş, valla. Ama sen zaten okumaya devam etmeyi seçtiysen beni anlıyorsundur… 

   Mutsuz olunca alıyorum sigaramı, kahvemi çıkıyorum balkona. Bir yandan sigara, bir yandan kahve, bir yandan müzik ve dizlerimde klavye…                O kadar iyi geliyor ki. Denemelisin. Yazmalısın. Bırak güzel olmasın. Bırak kimse okumasın. Bırak seni umursamasınlar. Kimse umurunda olmasın. Kimsenin ne düşündüğünü, ne dediğini umursama.

   Yapma bunu! Çünkü umursadığın vakit, kendinde ki özgüveni kaybedersin. Kilolu musun? Seninle dalga mı geçiyorlar?  Bırak, kal öyle, seni öyle sevsinler, sen öyle daha tatlısın. Zayıf mısın? Sıska mı diyorlar?  Siktir et, sen güzelsin.  Çirkin misin? Değilsin, buna inan. Allah kimseyi çirkin yaratmaz, herkesin kendine göre bir güzelliği vardır, onlar konuşsun. Kötü alışkanlıkların mı var? ‘’Senden hiçbir şey olmaz’’ mı diyorlar? Bir boka yaramadığını mı söylüyorlar? Desinler. Ne fark edecek ki? Sen böyle mutlusun. Bunu biliyorsun. Kimseyi sallama. Kimseyi takma. Ve en önemlisi kimsenin söylediklerine kulak asma. Bunu yapma!

   Kendimi ifade etmekte zorlanıyorum ama sen anlıyorsun beni. Ve benim içimi rahatlatan tam da bu. Diyeceklerim şu ki; ‘’Sen her şeye katlansan da kimsenin gözünde zirvede olamazsın, asla yaranamazsın insanlara. O yüzden hayatın, yasamanın tadını çıkar ve kimseyi sallama. En çok söylediğim cümle şudur; ‘’Siktir et!’’ Bunu yap ve mutlu ol…

  Güzel insan. Seni seviyorum…

Önyargı

Ben anlamıyorum ya; neden bir şeye kızdığımız zaman, onunla ilgili olan her şeye önyargılı yaklaşırız? Bakmayın öyle de cevap verin. Yoksa bunu fark eden sadece ben miyim? Bence değilimdir,  bu konuda beni yalnız bırakmayın. Eğer sizi inandırmak zorundaysam bir kaç örnek bile yanımda olur benim. Mesela herhangi bir şehirden, başka bir şehre x firması ile yolculuk yapıyorsunuz. Ters bir şey oldu ve yolculuğunuz berbat geçti. Sonra kendi kendinize söylenmeye başladınız; ‘’bir daha asla bu x firmasına binmem’’ diye. Tamamda x firmasının diğer otobüslerinin suçu ne? Sen ağlamayı sevmiyorsun diye hiç kimse ağlamasın mı? Görmek istediklerimize öylece bakmak yerine, nasıl göründüklerini anlasak belki de bu kadar önyargılı olmayız. Sanki hayat sadece kendimizden ibaretmiş gibi yaşamak yerine, sahip olunan ya da sahip olmaya çalıştıklarımız anlamlarını bilsek ve önyargı denen o illet davranıştan biraz uzak kalmayı başarabilsek; bizden mutlusu olmaz.

  Bazen kendi kendime sövüyorum. Anlamlı anlamsız bir sürü saçmalıklarla dolu etrafım. Tamam, anladık Allah yarattığı her şeye bir görev ve yaşama amacı vermiştir. Sineklerin bile yaşama amacı olan bir dünyadan bahsediyorsak eğer, ben bu dünyada yaşamak istemediğimi dile getirmek isterim. Yanlış anlamayın sinekleri küçümsemek değil amacım.

  Sadece yoruldum…

  Pislik işlerden, onlarla ilgilenenlerden tamamen bıktım. Ben de x sineğinden şikayetçi oldum ve artık bütün sineklerin gözümde değeri kalmadı. 

Son Nefes

Ölümle ilgili bir sürü yazı olsa da bir de benden dinleyin istedim; ölüm ne demekmiş.

  Ölüm; aldığımız ilk nefesin son nefese dönüşmesidir. İlk nefesten de bahsedecek olursam; genellikle ağlamaktan nefes aldığımızı unuttuğumuz andır. Neden mi? Çünkü; doğar doğmaz hayata ağlayarak gelenler değil miyiz biz? Aynen öyle. ‘’Ben hatırlıyorum da ne ağlamıştım be’’ gibi bir espri yapmayacağıma göre tekrar ölmekten söz edebilirim.

  İlk nefesini aldın ve verdin. Peki ya şu anki aldıklarını hiç düşünüyor musun? Şükrediyor musun? Doğru söyledin aslında; benim de şükretmediğim oluyor bazen. Sonradan aklıma geliyor ve küçücük ‘’Affedilişlere’’ sığınıyorum hemen. Hayal etmekte serbestsin. Bırak aksın gitsin düşler ama bana bakma öyle; korkuyorum…

   Korkuyordum; affedilmemekten, sığınamamaktan. Hatta bazen ben ilk nefesi hak etmediğimi bile düşünüyordum. Sanki hiç son nefes gelmeyecek gibi yaşadım bu zamana kadar. Şimdi tekrar söylüyorum; ‘’Ben Korkuyorum, sen de kork. Çünkü; son nefes her an dudaklarının arasından kaçıverir…’’

İskemle

Onca yüke rağmen ayakta durabilmek… Yüreğinin kaldıramayacağı sözler söylemek kendine… Kendi kendine sır vermek gibi. Aslında bütün olay burada başlıyor. Gibileri hayatımıza soktuğumuzdan beri, Yükler ağırlaşıyor. Sonra şikayet ediyoruz ‘’Neden bu kadar hızlı çarpıyor dalgalar kayalara?’’ diye…

  Sigaramdan bir duman daha aldım, sonra düşündüm… Biraz Savaş DİNÇEL dinledim.

   ‘’ İskemle sandım kendimi bir süre; üzerime oturacaklar diye korkulardaydım ama sonra yırttım Şemsettin, kendime telkinler yaptım “sen iskemle değilsin” diye diye, inandırdım kendimi. ‘’…

  Ben de korkuyordum. Sonra kendime telkinler yapmadım tabi. Ben hep korktum aslında. Sürekli birileri oturacakmış gibi geldi o iskemleye. Ben ne kadar oturtmamaya çalışsam da, oturanlar çok oldu. Sadece kalkmasını bilemediler. Kalkanlarda ya hasar verdiler ya da kırdılar ayaklarını. Tamir etmesi mümkün olmasa da, bir şekilde durabildim ayakta.  Yanlış anlamayın beni; isyan etmiyorum, sitem asla! Yoruldum belki de. Yazarken zorlanıyorum. Bunu söylemek utanç veriyor ama dayanmak zorundayım. Siz gelin oturun, ben yine dayanırım. İstediğiniz kadar kırabilirsiniz ayaklarımı, ben yine tamir ederim yüreğimi. Kalbim mi? Ona dokunmazsanız sevinirim. Kendisi biraz hassas da.

Ne Oldu Bebek?

Tarih: 7 Nisan 2013                                                                                                      Saat: 20.01

Hayatımda  bu dakikaya kadar yaşadığım en kötü anlardan birisiydi. Bir insanın başına gelebilecek en nadir olaylardan ve yaşayabileceği en kötü duygulardan birisi…

2 arkadaşım ve ben burslarımızı almış alışverişin keyfini yaşıyorduk. Gezdik, dolaştık, alışveriş yaptık ve yemek yedik. Saat yaklaşık olarak 18.30 a geliyordu. Arkadaşlarımdan birinin aldığı kotu paçalarını yaptırmak için terziye vermişlerdi. Kotu aldığımız yer bize bir buçuk saat içinde yapılacağını söylemişti. Terasta çay ve sigara, sonra biraz daha turlamanın ardından tekrar kotu aldığımız yere gittik ve olmadığını söyledikleri için ben biraz sinirlendim. Elemanlardan biriyle AVM’nin altında ki terziye gittik. Kotumuzu aldık. Muhabbetimizi ederek, yukarı çıkmak için yürüyen merdivenlere bindik. Ve işte o an…

Bir anne, elinde içinde oğlunun da bulunduğu bir bebek arabası. Yürüyen merdivenden aşağı doğru hareket ederken, birden bire bebek arabasının elinde kurtulması ve o ses; ‘’OĞLUUUM!’’

Arkadaşım ve ben birden bire ne olduğunu anlamadan hemen bebek arabasının yanına koştuk. Ne yazık ki o masum yüz kana bulanmış ‘’Anne’’ diyerek ağlayışlara boğulmuştu. Emniyet kemerlerini acele bir şekilde açtık. Arkadaşım elinde bebek kapıya doğru koşarken, ben de annenin yanında onu sakinleştirmek için saçma sapan sözler söylüyordum ve koşuyorduk…

Kapıdan çıktık, yola doğru koştuk ve bir arabayı çevirdik. Annesinin feryatları sanki bütün İskenderun’u sarmıştı kulaklarımda. Hastaneye vardık ve acil servise hemen aldılar bebeği. Anne hala üzgün ağlayışlar içinde ‘’ ben ne yaptım, Allah’ım ben ne yaptım?’’ diyerek kendine kızıyordu…

Elimizden gelen her şeyi yaptık. Bebek şimdi çok iyidir, sağlığı yerindedir diye düşünüyorum. Umarım öyledir. Yakın bir zamanda hediye alıp ziyaretine gitmeyi düşünüyorum.

Biraz Sus

Susmak kadar anlamsız bir şey yok ama ne yazık ki sürekli susarız. Karanlıklardan şikayet ederiz; ‘’çekilin yolumdan’’ diye. Sen daha kendine hesap sorup, susturamazken kendini, karanlığa karşı nasıl böyle cesaretli olabiliyorsun? Susman gereken yerde konuşuyor, konuşman gereken yerde susuyorsan; kusura bakma karanlık ne yapsın?

Biraz sus! Geç oldu… Ağzını boş laflarla doldurmandaki pişmanlıklar vakti geldi. Sen şimdi yanlış bir hikayenin ortasında kalmışsın. Ne susabiliyorsun bu hikayede, ne de kendini duyurabilecek kadar konuşabiliyorsun…

Artık sen de ne yapacağını bilmiyorsun değil mi?

Sana bir sır vereyim o zaman; ‘’Gözlerini sadece bakmak ya da görmek için kullanma.’’

Ben mi? Ben; ‘’Nasıl girdiğimi bilmediğim, çıkışının da olduğundan şüphe duyduğum, karanlık bir tünel içindeyim…

Oyuncak

Sahip olamadıklarımızı özler miyiz? Ben özlüyorum…

  Mesela oyuncakları… Benim hiç oyuncağım olmadı, ablamın 8 yaşında doğum günümde aldığı kamyon hariç. Bütün çocukluğum, o kamyonun üzerinde, sabah akşam mahallenin yokuştan kendimi salarak, mutlu çığlıklarımın içinde geçti, diyebilirim.

  Hemen hemen her çocuğun onlarca oyuncağı olmuştur. Etrafımda ki çocukları kıskanırdım. Onlar oyuncaklarıyla mutluydu, bense hayalleriyle. Aslında hayal kurmakta güzeldi. Her sabah kalktığımda, ‘’belki bugün oyuncağım olur’’ diye mutlu başlardım günlere. Hatırlıyorum da bir keresinde küsmüştüm bütün oyuncaklara. Garip değil mi sahip olamadıklarıma sitem etmem? Haksız da sayılmam hani. ‘’Benim neyim eksikti.’’ diye düşünmekten geçmezdi bazı zamanlar. Yastıklarla, sandalyelerle ve çarşaflarla çadırlar kurduğum günler de oldu elbet. ‘’Oyuncaklarım olmasa da mutluydum. Mutlu olmak için onlarca sebebim vardı.’’ Bu şekilde kendimizi de avuttuktan sonra, bir de bakmışım ki büyümüşüm…

  Nedense çocukları görünce onlara uzun uzun bakıyorum. Benim hiç bir zaman sahip olamadıklarıma sahip oldukları içindir belki de. Neyse ki artık eski zamanlar geride kaldı.

  Kim olursa olsun, bir tane çocuk bulacağım ve ona oyuncak hediye edeceğim.

  Belki de benim gibi çocuklarla doludur çevremiz…

Gel…

Gidemediğin için ‘’gel’’ dersin. Sonu ne olursa olsun, nerede ya da neresi olursa olsun gelsin istersin. Neyi, neden çağırırız ki? Sanki sesimizi duyurabileceğiz. Hadi duyurduk diyelim, peki gelecek mi? Hiç sonunu düşünmeden; ‘’gel’’ demek kolay. Aslında sen de haklısın; sonunu düşünmek saçma. Sonucunu bilseydik hata yapmazdık. Hata yapsaydık, bir daha yapmazdık. Bir daha yapsaydık ‘’gel’’ diyemezdik, cesaretimiz kalmazdı. Şimdi benim saçmaladığımı düşünüyorsun değil mi? Düşün…

   Gelmiyor… Belki de geliyor da biz fark etmiyoruz. Kafamızı karıştıran onca soru işareti varken, sorularımıza cevap bulamazken, ısrarla gelmesini istiyoruz. Gelince sorulara cevap bulabilecek miyiz?  Kim bilir; belki de biliyoruz cevaplarını. Nerde olduğumuza da bağlı tabi.

  ’’Cevapların sırası mı?’’ dediğimiz zamanlar geride kaldı artık. Susmak yok! Cesaretli olacaksın, sorularına cevap bulasın ki; ‘’gel’’ diyebilesin.

  Bir cevap yetmez mi, aklındaki çoğu soruya? Tamam tamam kızmayın, kendimizi kandırmaya gerek yok. Belki de kendimize kanmalarla buraya kadar gelebildik.  Şimdi oturup sizinle tartışamam; ‘’buraya nasıl geldik?’’ diye.

  Şimdi sus. Düşün… 

  Düşündüysen, Yak sigaranı. Biraz huzur, biraz sessizlik ve cesaret; GEL…